Dini İnançlar

İslam Öncesi Mekke ve Sonrası Süregelen Putperestlik Geleneği… Hacer-ul Esved (kara taş)

Mekke denince akla ilk Kabe veKureyş gelir…

Kureyş, bildiğiniz gibi Kureyş kabilesine ismini veren Muhammedin büyük dedesi olan Kureyş’dir.
Kabe ise orada bulunan hacer-ul esvet taşının kenarlarının tahta parçalarıyla çevirlerek oluşturmuş bir tapınak..
neden kenarlarının çevirlmiş olduğu da ayrı bir soru işareti? bu konuya daha sonra değineceğiz..

Kueryş’ten sonraki serece şöyle devam etmektedir:

Bildiğiniz gibi Muhammed, Abdul Muttalib’in torunudur.
Babası Abdullah’tır ve İki Amcası bulunmaktadır el-‘Abbâs ve Ebu Talib

Ebu Talib, Ali’nin Babasıdır. El Abbas ise Abbasilerin babalarıdır yani el-Mansur’un atasıdır..

Umeyye ise Ebu Süfyan’ın Büyük babası,dolaysıyla oğlu Muaviye, torunu Yezid’in atasıdır.

Fakat gördüğünüz gibi tümü kardeş çocuklarıdır..
Ne oldu da kardeşlerin çocuklarıbirbirinin nesillerini yok edecek kadar birbirlerinden nefret ettiler..
İslam’ın Arap yarımadasına neler getirdiğini irdeleyebilmek için bunları bilmekte yarar görüyorum..

Dolaysıyla Muhammed İslam ile birlikte Arap yarım adasına Barış Huzur mu getirmiştir? yoksa; kardeşler kabileler arasına fesatı fitneyi yağmayı, talanı, kin ve nefreti mi miras bırakmıştır daha iyi anlayabiliriz sanıyorum…

Bu insanlar Mekke ve cıvarında kendi hallerine, kendi inançlarına göre yaşarken ne oldu da daha sonra inceleyeceğimiz konularda göreceğiniz gibi, acımsızca birbirnin nesillerini yok etme isteği ile savaştılar kan döktüler…

Bunu anlayabilmek için Muhammedin çocukluğunu ve büyüme çağındaki Mekkeyi ve Üstte serecesi verilmiş kardeşlerin durumuna göz atmakta yarar var:

Abd Menaf’tan olma Abd Şems ile Haşim çocukları Umeyye Abdul Muttallib,
Bir kardeş çocuklarını ticarete sokmuş, arap yarım adasının aristokrat kesimi ile iyi ilişkiler kurmuş, zengin olmuş ,çocukları mekkenin ileri gelen söz sahibi aristokrat kesimini oluşturmuş..
Diğer kardeş Haşim’in çocuklarıda daha çok hayvancılık ve tarım işi ile ilgilenmiş..
Bu durum iki aile arasında sosyal bir ayrışma getirmiş gibi görünse de, aileler arası kavgalara acımasızca kan dökecek savaşlara neden olmamış..
Taaki yetim kalıp Amcası tarafından büyütülen Muhammed ortaya çıkana kadar…

Muhammed Amcasının işlerine yardımcı olan bir genç, zeki ama içine kapanık ve ezik parasız., büyümüş, annesiz ve babasız büyümüş olmasından olsa gerek ki, gayette normaldir..

Bir yanda zengin aristokrat kesimi oluşturan akraba gençeleri, bir yanda evlenecek parası dahi olmayan Muhammed..!
Muhammed, bu insanların arasına uzun bir süre giremedi, girememesinin bir çok nedeni olabilir..
Guruludur, kendini ezdirmek istememiştir, asidir parası olmasa da hiç kimseye eyvallah eden bir yapısı yoktur vs. bunlara saygı duymak gerekir..
fakat bu insanlara karışmayı kendini saydırmayı da elbetteki istiyordu..
etrafta olan bitenle ilgiliydi, felsefi sohbetler, ibadetler söyleşiler ilgi alanıydı ama, bunları bilmek tek başına yeterli gelmiyordu, bilginin yanında parasıda olması gerekiyordu.. işte bu noktada Hatice ile evlenme teklifi gelmesi ona zenginliğin kapısını aralamış oluyordu… ve bu fırsatı kaçırmamıştı, değerlendirerek 24 yaşında iken 40 yaşındaki Hatice ile evlendi..
Fakat bu durum onu mekke elit’leri sınıfına sokmuyordu..
Sonuçta içgüveysiydi, evlendiği kadının parası ile yaşıyordu ve haticenin servetinin söz sahibi değildi.. elbetteki bunu kendi de biliyordu..
Fakat Muhammedi kendi gariban akrabaları arasında daha iyi bir mevkiye de getirmişti Hatice evliliği..
Eskisine nazaran daha fazla saygınlık gördüğü muhakak ki amca çocuklarının bir kısmı onun dinler sözünü sayar olmuştu..
Fakat bunlar Muhammedi tatmin ediyordu denemez.. O, aristokrat kesimden kabul görmek ve hatta onları aşmak istdediğini sonraki uygulamalarından anlayabiliriz.. ..
Buna bir nevi, ezilmiş çocukluk yıllarının intikamını almak, hesap sormak. veya kendini kabul ettirme isteği, hırsı da diyebiliriz..
Tüm bunları aşabilmesi ve kabul görebilmesi için daha büyük şeylere ihtiyaç vardı.. O dönemde herkes, her kabile tarafından geçerli olan, saygı gören ilahlaştırılan din elçsi olmak… Muhammed putların yerine geçip, Allaha putalar aracılığı ile tapınan Arap kabilelerin tek aracısı kendi olmalıydı…
Muhammed bunu kafasına koydu ve yaptı..
ve de başardı..
Muhammedin bu başarısı, kendine iç dünyasına egosuna neler katmıştır bilemeyiz, fakat İnsanlığa iyi şeyler katmışmıdır katmamışmıdır..
İslam sonrasının olaylarını irdeleyerek anlamaya çalışabiliriz..

İslam Dinine geçmeden önce Mekke’de Kabe’nin durumunu incelemekte yarar var..
Kabe, siyah bir göktaşının etrafı çevrilerek muhafaza altına alındığı bir yerdir..
Araplar göktaşlarına saygı gösterirlerdi… korkularından olsa gerek.
Benzer inanaç ve gelenek Yesrib (medine) bölgesinde olan Menat (mukadderat tanrıçası) da kara bir gök taşıydı.
Bu gibi sıra dışı cisimlere inanmak o bölge halkının her madede ruh olduğuna olan inaçlarından kaynaklanıyordu (bu inanç nereden kaynaklanıyor? bu da ayrı bir tartışma konusudur)
genel olarak zaten insanlar anlamlandıramadıkları maddeye, enerjiye tapınmışlardır..
Güneş, Ay, Yıldırım, Yanardağ gibi.. güce tapınmak’ta diyebiliriz..
O bölge halkının göktaşları ile ilgili önmeli sorunları olmuşa benziyor ki, gök taşlarına saygı gösterip tapınmışlar..

Bölge halkının başlıca tapındıkları tanrıların başında el-ilahe kelimseinden gelen el-Lat (tanrıça) bu tanrıçaya ta’if bölgesinde mukkades kabul edilmiş otlak bir arazi ayrılmış, Mekkeliler ve diğer bazıkabileler buraya kurban sunmak için kalabalıklar halinde gelirdi, tanrıçaya ayrılmış bölgede ne ağaç kesilebilirdi ne avlanma yapılabilirdi ne de insan kanı dökülebilirdi.
el-Uzza (venüs, sabah yıldızı) Mekkenin doğusunda Nahle bölgesinde bulunuyordu, kendine has bir tapınma ibadet şekli vardı, kureyşliler arasında en çok itibar edilen tanrıçaydı, burada bulunan üç hurma ağcını mekkeliler ziyaret eder ağaçlara eşya hediye eşya asardı ve adaklar sunardı (fakat taş olduğu hakkında kesin bilgi yok)
İbn-ul Kelbi’ye göre Muhammed gençliğinde el-Uzza tanrıçasına inanıyordu ve kurban sunmuştu.
ve Menat (mukadderat tanrıçası) Evs ve Hazrec kabileleri arasında saygı gören bir tanrıçaydı… bu iki kabile islamda muhacırlar olarak geçer.
Mekke cıvarında ayrı ayrı bölgelerde bulunan ve ortak özelli göktaşı olan bu üç tanrıçanın bir başka bağlayıcı ortak yanı da “Allahın kızları” olarak inanılıyor olmasıydı.

Kabe de ise Hacer-ul Esved (kara taş) ve baş put Hubel bulunmaktaydı (hubel aramice ruh anlamını taşıyordu), hubel, mezopotamyadan mekkeye getirlmiş insan suretinde olan bir heykeldi.
Kabe 608 yılında yeniden inşa edildiğinde Hacer-ul Esved (kara taş) yapının güneydoğuya bakan köşesine yerleştirlmiştir..
taşın yer değişim işi cebraile havale edilmiş, bina mı yerdeğişti taş mı, neden taşın yerini cebrail değiştirdi demişler tartışılır bir konu..
sanırım yapının yerleşimini değiştirmek inançlara aykırı bir durumdu ki, taşın yerini cebrail değiştirdi deyip kabenin kutsallığını korumaya çalıştılar..

Yapı içinde muhafazaya alınmış hacer-ul esved (göktaşı) Mekke cıvarında yaşayan bedevi kabileleri başta olmak üzere birçok kabilenin baş putuydu.
Buraya bölge kabileleri yılın belli aylarında; dört haram (eşhur’ul-hurum) aylarda gelir ürettikleri eşya ve diğer ürünleri değiş-tokuşu yaparlardı, bir nevi ticaret ve kabe etrafındaki sunaklarda adak keserek ibadetlerini yerine getirilerdi..
Zemzem kuysunun kutsallığına ve bunun yanında bazı mağraların kutsallığına da inanırlardı..
Muhammed, Mekkeyi aldığında islamı kabul etmeyenlerin kabeye yaklaşmlarını ve kabe etrafında ibadetlerini yapmalarını yasaklamıştı..
Bu durumda inançlarına göre kabede bulunan hacer-ul esved taşını ziyaret ederek ibadetlerini yapmak, sunaklarda adaklarını kesmek isteyen mekke cıvarındaki bedevi kabileler dini vecibelerini yerine getirebilmek için islamı sözde kabul ettiklerini bildirmişlerdir..
ve kabe ziyaretlerini kendi inançlarına göre yapmaya devam etmişlerdir..
(Bedevi: çadırda yaşayan anlamındadır. yani çadırda yaşayan Arablara bedevi deniyordu.
Malesef 21 .yüzyıl ApartEvi’leri de bedevilerin putperest inaçlarını, ibadet şekillerini, geleneklerini hala sürdürmektedir; Devlet-Diyanet katkılarıyla..)

Zamanla tüm bölge kabilelerinin inaçları harmanlanarak bugünkü haline gelmiş görünüyor..

Kabe ziyareti, kurban kesmek, adak sunmak, hacer-ul esved put’nun kutsallığı, ağaçlara hediye asmak, çaput bağlamak, zem suyunun kutsallığı, kasiye söyleyerek sataşma, namaz kılmak, oruç tutmak vs. gibi..
bakıldığında hepside islamdan yüzlerce binlerce yıl önceden gelen bedevi gelenekleri ve tapınma şekillerinin devamı malesef hala günümüze kadar da devam etmektedir..

*****

islam öncesi bedeviler arasında söylenen şiirlerden bir kaç örnek;

Câhiliye kültürü ve dinî telakkisinin yaygın olarak bilindiği İslâm’ın ilk dönem­lerinde bazı Müslüman bilginler, genel tarih kitapları yanında özellikle Câhiliye Araplarının inançları, ibadet şekilleri, putları ve put evleri (buyûtu\’l-esnâm) hakkında müstakil eserler yazmışlardır. Fakat bunlardan sadece İbnul’l-Kelbî’nin (Kitâb’ul-Esnâm) adlı değerli eseri günümüze gelebilmiştir. Bundan başka Ebul’l-Hasan Ali b. Fudayl ve el-Câhiz de aynı adla birer kitap yazmışlarsa da günümüze kadar ulaşmamışlardır.

Allah ve putlarla ilgili motifler: Câhiliye şâirlerinden olan Evs b. Hacer (ö.620 m.), Allah’a daha üstün bir rol biçerek inancını değerlendirdiği şiirinin bir beytinde şöyle der:

و باللهِ إنًَ اللهَ منْهُنًَ أكبرُ

و باللاًتِ و العُزًى و مَنْ دانَ دِينَها

Lât’a, ‘Uzzây’a ve onlara ibadet edenlere andiçerim, Allah’a da; çünkü Allah, onlar­dan daha yücedir.(Tavîl)

Bu bireysel inanç yanında Câhiliye Arapları’nın da Hac ve Umre esnasında Allah’a, Kâbe’ye ve putlara tazimde bulunurlarken topluca şu cümleleri söyledikleri rivayet edilmektedir.
لَبَّيْكَ !للهُمَّ لَبَّيْكَ! لَبَّيْكَ! لا شَرِيكَ لَكَ! إلاَّ شَرِيكٌ هُوَ لَكَ! تـَمْلـِكُـهُ و ما مَلـَكَ

Buyur Allah’ım! Buyur! Buyur, senin ortağın yoktur. Bir ortağın varsa o da sana ait­tir; sen ona ve onun sahip olduğuna da maliksin.

Bu cümleler,onlarda yaygın olarak var olan Allah inancını gösterir;özellikle Kureyş kabilesinin, taptıkları putların kendilerini asıl yaratıcıya şefaatçi olmaları ümidiyle Kâbe’yi tavaf ederken sürekli şu cümleyi tekrar ettikleri rivayet edilmektedir.

واللاَّتِ و العُزَّى و مَـنـَاةَ الثَّالِثـَةِ الأخْرَى فإنَّهُنَّ الغَرَانِيقُ العُلـَى و إنَّ شـَفـَاعَتـَهُنَّ لـَتـُرْتـَجَى.

Lat, Uzzâ ve üçüncüleri Menât’a yemin ederiz; onlar yüce turnalardır, onların şefaa­tine elbette ümit bağlanabilir

Öte yandan Allah’a inancı ve hikmetli sözleriyle tanınan Zuheyr b. Ebî Sulma’nın (ö.609 m.) bile zaman zaman putlar adına yemin ettiği görülmektedir. Öyle ki aşağı­daki beytinde Ukaysır adlı putun taşlarına yemin etmiştir.

و ما سُحِقـَتْ فيهِ المَقـَادِمُ و القـَمْلُ

حَلـَفـْتُ بأنـْصـابِ الأقـَيْصِرِ جاهِداً

Ukaysır’ın kutlu taşlarına, başların ve bitlerin kazıldığı (hacıların tıraş olduğu) yere andiçerim.(Tavîl)

Cennet ve cehennemle ilgili şiirler:

Öte yandan Umeyye b. Ebi’s-Salt’ın şiirleri incelendiğinde onun cennet, cehennem, mahşer ve hesap gününe inandığı görülmektedir. Konuyla ilgili şiirlerinden bazı beyitleri:

و عَدْنُ لا يُطالِعُها رَجِـيـمُ
و أعْرَضَ عنْ قَـوا بـِـسِـها الْجَـحِـيمُ
كَـأَنَّ الضَّاحِـيـاتِ لَـها قَـضِـيـمُ

جَـهَنَّمُ تـِـلْكَ لا تُبْقِى بَغِـيًّا
إذا شَـبَّتْ جَـهَنَّمُ ثـُـمَّ فَارَتْ
تـُـحَـشُّ بـِـصَـنْـدَلٍ صُـمٍّ صِـلاَبٍ
O Cehennem (var ya), hiçbir suçluya toleranslı davranmaz; Adn cennetine de kovulmuş biri, muttali olamaz.

Cehennem, tutuşup alevlendiğinde ve bu şiddetli alevler (kıvılcımlarını) fırlatmaya başlayınca (bu esnada) Cehîm bile onun korlarından yüz çevirme zorunda kalma durumundayken (bunlarla)sağır, körkütük odunlar bile yakılır; öyle ki ateşe maruz kalan uzuvlar, onun için öğütülmeye hazır bir arpa (hayvan yemi) gibi.(Vâfir)

Adı geçen şâirin, cenneti tasvir eden şiirinden bazı beyitler:

و قَـمْـحٌ في مَـنابـِـتِـهِ صَرِيمُ
و ماءٌ بارِدٌ عَذْبٌ سَلِمُ
على صُوَرِ الدُّمَى فِـيها سُهُومُ
و مِنْ ذَهَبٍ و عَسْجَدَةٍ كَرِيمُ
و لا غَـوْلٌ و لا فِـيها مُـلِيمُ

فَذَا عَسَلٌ و ذا لَـبَـنٌ و خَـمْرٌ
و تُـفَّاحٌ و رُمَّانٌ و مَوْزٌ
و حُـورٌ لا يَرَيْنَ الشـَّـمْسَ فِـيها
و حُـلُّوا مِنْ أساوِرَ مِنْ لُجَـيْنٍ
و لا لَـغْـوٌ و لا تَأْثِـيمٌ فِـيها

İşte sana bal, süt, şarap, kökünden koparılmış buğday kümesi, elma, nar, muz, soğuk tatlı ve tertemiz su.

Orada, içinde okların bulunduğu taş bebekler şeklinde güneş yüzü görmemiş, huriler vardır.

O huriler altın, gümüş ve kıymetli incilerden bilezikler takarlar.

Yine orada, ne boş söz, ne günah işleme, ne yergi, ne de herhangi bir şeyden gafil olma vardır.(Vâfir)

Umeyye b. Ebi’s-Salt, Dîvân, (nşr. ‘Abdulhah es-Sıdıllî), Dımaşk 1974, s. 471.

İbnu’n-Nedîm, Muhâmmed b. İshâk en-Nedîm, el-Fihrist fî ahbâri’l-‘ulamâ’i’l-musannifîn mine’l-kudamâ’ ve’lmuhaddisîn ve esmâ’i kutubihim, Beyrut 1978, s. 138-210; Çağrıcı, Mustafa, «Arap», DİA, III, 316-217.

Evs b. Hacer, İbn Mâlik et-Temîmî, Dîvân, Beyrut 1960, s. 36; İbnu’l-Kelbî, Hişâm b. Muhammed b. es-Sâ’ib b. Bişr el-Kelbî, Kitâbu’l-esnâm, nşr. Ahmed Zekî Bâşâ, Ankara 1967, (trc. Beyza Düşüngen), s. 13.

Ibnu’l-Kelbî, a.g.e., s. 6.

Ibnu’l-Kelbî, a.g.e., s. 13.

İbnu’l-Kelbî, a.g.e., s. 13.

ilgili şiir ve kasiyeler.. word olarak verilmiştir.
http://www.cumhuriyetforum.org/im/arapsiirl.doc

TrackBack URI

The Rubric Theme. WordPress.com’da ücretsiz bir web sitesi veya blog oluşturun.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: